Ara

yıldızlı blog

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu Kitap Yorumu

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig’ın kaleminden okuduğum ilk kitap oldu. Çok beğendiğimi ve rahatlıkla tavsiye ettiğimi söyleyebilirim. Uzun romanlarda genelde altmış-yetmiş sayfa okuduktan sonra olaylar gelişiyor ve düğüm bölümü başlıyor. Zweig ise koca bir hayatı 68 sayfaya sığdırmayı başarmış.

“Sana, beni hiç tanımamış olan sana,” diye başlıyor kitap. Sanırım beni en çok etkileyen cümle buydu. Diğer bloggerların kitap hakkındaki yorumlarını da okudum. Bir kaç kişi, aslında tanıştıklarını söylüyor fakat ben katılmıyorum.  Her seferinde kader onları bir araya getiriyor (kader mi yoksa bulma mı?), adam aynı adam fakat kadın hep farklı. Adam kadını bir kere bile tanımaya tenezzül etmiyor ki. Ruhunu tanımayı geçiyorum, görünüşünü bile hatırlayamıyor her seferinde. Kadının imalarını, o kadın olduğunu anlamıyor.

İlk başta kadını bizde bilmiyoruz. -Kadın diye söz ediyorum çünkü ismini yazma gereği duymuyor. Onu herhangi biri olarak tanıyabiliyoruz, ismi herhangi bir şey olabilir. Herhangi bir şekilde gözüküyor olabilir. Nasıl biri bilmiyorum fakat gizemli olduğu kesin.-

Onu sadece “bilinmeyen” olarak tanıyoruz. Kendisi sevdiği adamdan o kadar çok bahsediyor ki bir süre sonra yıllarca tek taraflı aşık olan sizmişsiniz gibi geliyor. Gerçi buna ne kadar “aşk” denilebileceği tartışılır.

Anlatıma akıcı denilebilir. Fakat kitap o kadar hızlı başlıyor ki ilk başta anlamadım. Sonradan haliyle her şey yerine oturdu.

Ama yine de, fazla duygu yüklü ve olaysız kitaplar okurken zevk almıyorsanız bu kitapta biraz sıkılabilirsiniz. Yine de bir şans verin ve okuyun derim. Zaten fiyatı çok uygun.

“Adam, duyguya ait hatırların varlığını hissediyor, ama onları yine de hatırlayamıyordu. Sanki bütün bu kişileri rüyada görmüş gibiydi, sık sık görmüştü onları, ama sadece bir rüya görme haliydi.”

“Sen yine benliğinin bütün o açık ve yürekten sıcaklığıyla benimle konuştun ve yine bana hiçbir mahrem soru sormadın, ben olan kişiye tamamen meraksızdın. Bana adımı, nerede oturduğumu sormadın: senin için tekrar yalnızca serüvendim, adsız olandım, unutuşun sisleri arasında bütünüyle eriyip giden ateşli saatlerdim.”

“Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?”

Kitap adı: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Orijinal adı: Brief Einer Unbekannten
Yazar: Stefan Zweig
Çeviri: Ahmet Cemal
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları / Modern Klasikler Dizisi
Sayfa: 68
Baskı: 2015
Tür: Roman

Kağıttan Kentler Kitap Yorumu

John Green’in kitaplarını seviyorum. Metaforlar olaylardan daha çok ilgimi çekiyor ve Green’in metaforlarını seviyorum. Farklı kitaplardan alıntılar yapmasını seviyorum. Kitabın başına ve sonuna yazdığı notları seviyorum.

Kağıttan Kentler de benim için klasik bir John Green kitabıydı. Gizemli bir kız, o kıza aşık bir erkek, bir sürü metafor, alıntılar, kendini bulma hikayesi falan filan. Bunları okumayı cidden seviyorum ama bugün cidden şöyle düşündüm: hepsi aynı.
Derine indiğimizde hepsi ayrı ayrı güzel hikayeler olarak karşımıza çıkıyor fakat yüzeysel baktığımızda hepsi aynı. Yani bu ne kadar devam edebilir? Okumaktan yılmayacağım sanırım ama Green’den daha farklı şeyler bekliyorum.

Anlatım gerçekten akıcı ve üslup çok güzel. Green’in üslubuna bayıldığımı söylememe gerek var mı?

Kitap kargosunu beklemeye dayanamadığım için önce filmi izlemiştim ve pişman oldum. Filmi izledikten sonra kitabın da vasat olduğunu düşünebilirsiniz fakat değil. Film, birazcık… alâkasızdı.

 

Kurucunun Kızı ve Devrimin Kızı Kitap Yorumu

💫Belki de ölülerin sayısı milyonlara varınca, bir insanın ölümünü belirtecek onca yol kaybolmuştu. Ölü insanlar hayatta olanlardan çok olunca, cenaze yapmanın anlamı kalmamıştı. Kelimelerimizi yaşayanlara saklıyorduk.
.
Selam, planlarıma göre Ramazan’da her gün kitap okuyacaktım fakat sıcaklar sebebiyle pek mümkün olmadı. Ben kış insanıyım, cidden. Sıcağı sevmiyorum. Buna rağmen şu iki kitabı okuyabildiğim için kendimi tebrik ediyorum. Her neyse, çok uzatmadan yoruma geçeyim. 🔪Yazarın anlatımı acayip akıcı, sade de sayılmaz. Bu sebeple Kurucu’nun Kızı bir günde bitti. Herkes gibi ben de Bishop’a bayıldım. Ivy’nin davranışları ilk kitapta pek gözüme batmamıştı. Ama… İkinci kitap için aynı şey geçerli değil. Bir hafta elimde süründü yahu. Şimdi anlamadığım iki şey var. İlki, neden “distopya” türündeki bu seride distopyadan çok romantizim vardı? İkincisi, Bishop Westfall’dan kalkmış Ivy’yi aramaya gelmiş. Bir de üzerine dayak yemiş. Ivy hanım Bishop’la konuşmak için çıldırıyor fakat görmezden geliyor. Neden? Bilmiyorum size aynı şey oldu mu ama yer yer Ivy beni çıldırttı.

Şimdi gelelim serinin sevdiğim kısımlarına. Romantik kısımlar dışında pek sıkmadı. Akıcıydı. Merak uyandırıcıydı. Ivy’nin fedakarlığı ve cesurluğu (bazen abartılsa da) hoşuma gitti. Karakterleri sevdim. (Callie’yi bile, iyi oturtulmuş sonuçta.) Beğenip beğenmeyeceğinize garanti veremem ama ben beğendim. Okunabilir. Çok büyük bir beklentiyle başlamazsanız kitaptan zevk alırsınız. 🔪🔪 (🌊Ufacık Bir Not: Kitapların ismini çevirirken anlam değişikliği olmamış mı sizce de? Tam çevirdiğimizde Ivy’nin Kitabı ve Ivy’nin Devrimi olarak karşımıza çıkıyor. Kurucu’nun Kızı tamam da, Devrim’in Kızı bana farklı şeyler çağrıştırdı. Devrimi Ivy değil de babası yapacak sandım. Çok önemli değil aslında ama söylemeseydim içimde kalırdı.)

İyi Kız Kitap Yorumu

“Nüfuzlu bir ailenin kızı olan resim öğretmeni Mia, esrarengiz bir yabancıyla barda tanıştığı gece ortadan kaybolur. Genç kız aylar sonra ıssız bir kulübede bulunur, ancak o eski Mia değildir artık. Tamamen değişmiştir ve yaşadıklarına dair bölük pörçük parçalar hatırlamaktadır. En tuhaf olansa, kendini artık Chloe olarak tanıtmasıdır. Peki kimdir bu Chole denilen kız?

Ve Mia neden kendisine bu isimle hitap edilmesini istemektedir? Bu soruların cevabını hiç kimse bilmemektedir. İşin aslı, Mia’ya dair bilinmeyenlerden yalnızca biridir bu… 17 ülkede yayınlanan, zekice kurgulanmış sıra dışı hikâyesiyle İyi Kız, kusursuz ailelerin bile göründükleri kadar mükemmel olmadıklarını kanıtlar nitelikte çarpıcı bir ilk roman.”

Yüzüncü sayfadan sonra kitap akıcılaşıyor fakat oraya kadar gelmek büyük marifet. Bir kaç arkadaşım okurken sıkılıp bıraktı. Instagram’da da “Okumaya devam etmeli miyim?” gibi sorular gördüm. Evet etmelisiniz. Ben de başlarda çok sıkıldım, fikrim “klasik gizem romanı işte” yönündeydi, yazarın üslubuna alışamamıştım (şimdiki zaman kullanılmış.) ama sabrettim ve okudum. Pişman mıyım? Kesinlikle hayır. Biraz sabredip okumalısınız.

Kitabı okurken  aklıma takılan tek şey “Neden Mia’nın ağzından anlatılmamış?” olmuştu. Sonuçta baş kahraman Mia. Sonra sevgili Mary Kubica bu düşüncemi bana yedirtti.

Yazarın kendine has, daha önce karşılaşmadığım bir anlatım biçimi var. Örnek vereyim:

“Sanırım asla bilemeyeceğiz,” diyor ve sonra gidiyor. Ayak bastığı yerde ezilen yaprakların sesini duyuyorum. Uzakta açılan sinekliğin çıkardığı gıcırtıyı duyuyorum. Ve sonra çat diye kapandığını. Yalnız kaldığımı biliyorum.”

Ve açıkçası alışmam uzun sürdü.

Olaylar önce ve sonra olarak ayrılmış, bölümler karışık olduğu için hikaye bir şekilde diri kalıyor ve bu bilgisayar oyunu oynamak gibi. Öğrendiğiniz alakasız bir şeyin anlamını sonradan idrak ediyorsunuz.

Kitabın gizemli olması dışında yansıttığı farklı şeyler var: dışarıdan kusursuz görünen ve imrenilen ailelerin bile aslında öyle olmadığı.

James’e (Mia’nın babası) acayip sinir oldum. Adam her an her şekilde kendisinden nefret ettiriyor, sebebini söylemeyeceğim ipucu vermek istemiyorum.

Colin’in aslında iyi biri olduğunu başından beri hissediyordum ve onun hayatı, hayatım için binlerce kez şükretmeme sebep oldu.

Ve Mia… İlk başta şımarık ve zengin biri diye ön yargıyla yaklaştığım fakat sonra zekasıyla beni hayran bıraktıran kız.

Yani kısacası gizem ve polisiye seven herkese rahatlıkla tavsiye ediyorum.

 

Kitap adı: İyi Kız                                                                                                                                               Orijinal Adı: The Good Girl
Yazar: Mary Kubica
Yayınevi: Martı Yayıncılık
Sayfa: 460
Baskı: 2016
Tür: Polisiye, Gerilim

Ada Serisi Kitap Yorumu

 

cats

Serinin en çok beğendiğim kısmı akıcılığıydı. Çok kolay okunuyor, kitap okumayı sevmeyen biri bile alıp okuyabilir çünkü anlatımı basit. Sade değil, basit. Benim için önemli mi? Normalde önemli fakat kitabın kurgusuna bayıldığım için umursamadım bile. Seri sizi alıp götürüyor.

Ada (Nil, #1)

Gizemli Nil Adası’nda kurallar belliydi. Bir yılınız vardı. Kaçmak ya da hayatta kalmak için tam 365 gün.

On yedi yaşındaki Charley kuralları bilmiyordu. Hatta nerede olduğundan bile haberi yoktu. Hatırladığı son şey sıcak hava ve kendinden geçtiğiydi. Uyandığındaysa kayalık bir arazide çırılçıplaktı.

Kaybolmuş ve yalnız hisseden Charley, adada uzun süre hiçbir insana rastlamamıştı, ta ki gençlerin lideri Thad ile karşılaşana kadar. Artık, adadan kaçmanın ne kadar zor olduğunu öğrenmişti… ve tabii bir de âşık olmanın. Thad’in zamanı doluyordu ve Charley, geleceklerini kurtarabilmek için önce Thad’i kurtarması gerektiğini fark etmişti. Ancak tehlikelerle dolu bu adada en büyük tehdit zamandı!

İlk sayfalar haliyle bir şey anlamadım. Kitap genel olarak heyecanlı ilerledi. Charley ve Thad’e pek ısınamadım sadece. Aşkları çok vıcık vıcık ve en sevmediğim türden. Yani şöyle anlatayım: kitabın ortasındaki elli sayfa boyunca sadece öpüşüyorlar. (İlk öpücük, iyi geceler öpücüğü, görüşürüz öpücüğü vesaire vesaire) İğrenç. Romantizm beni fazla rahatsız etmez normalde ama Ada’nın romantik sahneleri çok gözüme battı. Üzgünüm, Lynne.

Onun dışında, yan karakterleri çok sevdim. Johan, Jason, Natalie, Rives… Hepsi sanki arkadaşımmış gibiydi.

Yazar kitabın sonunda ters köşe yapmaya çalışmış sanırım ancak böyle olacağı belliydi, farklı bir son düşünmemiştim.

Tür: Genç-Yetişkin, Gizem, Aşk
Orijinal Adı: Nil
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Çeviri: Bige Turan Zourbakis
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 440

(Puanım: 4/5)

Ada Sırlar Çözülüyor (Nil Unlocked, #2)

Rives artık Nil Adası’nın tartışmasız lideriydi, ancak Köy’ü bir arada tutmak her zamankinden daha güçtü. Yağmacılar artık daha cesur, hayvanlar daha saldırgandı. Yeni gelenler Köy’deki dengeleri sarsmış, Arama sistemini tehlikeye atmış ve Rives’ın Nil hakkında bildiği her şeyi sorgulamasına neden olmuşlardı. Geçmişi sırlarla dolu Skye da adaya yeni gelenler arasındaydı ve tıpkı Rives gibi, Nil’i çözmeye çalışıyordu.

Yazar ilk kitapta Ada’nın sırlarını açıklamıyor ve bizde meraktan çatlayarak ikinci kitabı alıyoruz, Lynne’in kalemini  geliştirmeye çalıştığını fark ediyoruz.

Cidden ilk kitaptan çok çok daha iyiydi. Baş karakterlere aşık oldum. Skye ve Rives beni benden aldı. Anlatımı yine basitti fakat genel olarak çok çok iyiydi.

İlk kitabı bitirdiğimde, onların adaya biri tarafından hapsedildiğini düşünmüştüm fakat ikinci kitapta bilimsel bir açıklamayla karşı karşıyaydım. Solucan delikleri, güneş patlamaları falan.

Yazar olayı bilimsel bir şekilde açıklamış ve bizi ikna etmiş olabilir ama hâlâ olayın sadece bundan ibaret olduğunu kabullenemedim. Sonuçta adaya düşen kim varsa, hepsi bir zaman sonra adayla konuşmaya, onu anlamaya başlıyor. Bence bu, kendini bulmayla ya da ruhani olaylarla alakalı bir şey.

Adanın bir ruhu var bana göre, somut mu değil mi bilmiyorum ama var olduğu kesin.

Her ne kadar kitabın ismi “Sırlar Çözülüyor” olsa da, çözülmüyor arkadaşlar. Hani yarısı falan çözülüyor, siz de benim gibi üçüncü kitabın çevrilmesini bekleyerek yaşlanıyorsunuz.

Hiç hesaba katmadığınız olaylarla karşılaşıyorsunuz, beklenmedik karakterler. Paulo ve Maaka gibi. Onları sevmeyen çok fakat ben Maaka’nın gizemini, Paulo’nun saflığını seviyorum. Yine de Paulo ciddiye alınacak biri değil.

Kitabı Lost’a, Labirent’e hatta Survivor’a benzetenler olmuş. Benzemiyor desem yalan olur. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum fakat fark ettiyseniz Labirent’te de isim duvarı vardı. En belirgin benzerlik bu. Yine de benzerlikler sorun olmadı benim için.

Tür: Genç-Yetişkin, Gizem, Aşk
Orijinal Adı: Nil Unlocked
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Çeviri: Bige Turan Zourbakis
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 480

(Puanım: 5/5)

Kısacası, ilk kitap idare ederdi ama ikincisi mükemmeldi. Siz de benim gibi hayatta kalmayla ilgili kitapları seviyorsanız okuyabilirsiniz.

 

 

 

 

İçimizdeki Şeytan Kitap Yorumu(?)

Sabahattin Ali’nin insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarmasını çok seviyorum. Kitaptaki bazı karakterlere gerçek hayatta rastladığımı sanıyorum. Ya da insanların anlam veremediğim davranışlarının arkasında yatan sebepleri anlayabiliyorum. Kimsenin dışarıdan gözüktüğü kadar basit olmadığını hatırlatıyorum kendime. Bu güzel bir şey.

Anlatım çok ağırdı ve bu benim için sıkıcılık boyutundaydı. Normalde daha sürükleyici şeyler okurum, Kürk Mantolu Madonna’dan sonra çok büyük bir beklentiyle başlamıştım ama dediğim gibi sıkıldım.

Anlatım çok ağırdı ve bu benim için sıkıcılık boyutundaydı. Normalde daha sürükleyici şeyler okurum, Kürk Mantolu Madonna’dan sonra çok büyük bir beklentiyle başlamıştım ama dediğim gibi sıkıldım.

Kötü bir yorum yapmak istemiyorum çünkü verilen mesaj çok iyiydi ve açıkçası kendimi Sabahattin Ali’yi eleştirecek biri olarak görmüyorum.

Bir kaç sene sonra tekrar okumayı deneyeceğim.

Not: Kürk Mantolu Madonna’yı sevenler için, Vera-Kürk Mantolu Madonna’yı dinlemelerini tavsiye ederim. Bir kitap, bir şarkıyla ancak bu kadar güzel anlatılırdı.

Küçük Prens Kitap Yorumu

Küçük Prens hayatımda okuduğum en muhteşem kitaplardan biri. En çok onu seviyorum. Tartışmasız en az 50 kez baştan okumuşumdur.
kucukprens-1038x576
Kitap yazarın hayatından izler taşıyor. Hepimizin hayatından izler taşıyor. Okuduktan sonra: “İşte bu! Ne zamandır şikayet ettiğim, aradığım, istediğim her şey buymuş! İhtiyacım olan içimdeki Küçük Prens’i bulmakmış!” diyoruz. Çünkü Küçük Prens, dünyaya tamamen yabancı ve çocuksu gözlerle bakıyor. Söyleyemediklerimizi söylüyor.
Hani, kitaplarda sevdiğiniz cümlelerin altını çizer, notlar alırsınız ya. Bu kitapta öyle bir şey gerçekleşmeyecek çünkü öylesine söylenmiş bir cümleden bile onlarca anlam çıkıyor, her kelimesine aşık oluyorsunuz.
Lütfen, okumadıysanız okuyun. Okuduysanız bir daha okuyun. Sonra kendinize sorun, “Koyun çiçeği yedi mi? Yemedi mi?” Bakın her şey nasıl da değişecek. Ve hiç bir yetişkin insan, bunun ne kadar önemli olduğunu anlamayacak!

Alaska’nın Peşinde Kitap Yorumu

“Sonuçta, onun beni affettiğini biliyorum; tıpkı benim onu affettiğim gibi. Thomas Edison’un son sözleri, “Orası çok güzel,” olmuş. Oranın neresi olduğunu bilmiyorum fakat bir yerlerde olduğuna inanıyorum ve güzel olduğunu umuyorum.”

Alaska’nın Peşinde John Green’in ilk kitabı ve ilk kitabının böyle olması beni çok şaşırttı. Yani aşırı güzel. “Genç Kurgu” kategorisine aşırı ön yargılıydım fakat Alaska’nın Peşinde ön yargımı yok etti.

Kolay okunabilen bir kitap, sadece ilk otuz sayfa çok sıkıldım. Anlatımı her zamanki gibi mükemmel. Green’in üslubuna bayıldığımı söylememe gerek var mı?

Her karakteri ayrı ayrı sevdim. Kartal’ı bile. Baş kahramanımız Alaska’yı çok iyi tanıyamadığımı düşünüyorum. Onun dünyasına giremedim. Aklımın köşesinde hep bir gizem olarak kaldı.

Kitap Önce ve Sonra olarak ayrılmış. Neden böyle olduğunu tabii ki söylemeyeceğim.

Eleştirilecek pek bir şey yok diye düşünüyorum. John Green yine beni hayran bıraktı.

Ayrıca kitap için bir playlist oluşturdum:

  • My Politic – “Standing on America”
  • Passenger – “Let Her Go”
  • The Paper Kites – “Bloom”
  • Local Natives –  “Ceilings”
  • Plain White T’s – Hey There Delilah
  • Mirah – Special Death
  • Yaël Naïm – Toxic
  • Bebe – Cocaine
  • Ed Sheeran – Give Me Love

Kitap Adı: Alaska’nın Peşinde
Orijinal Adı: Looking for Alaska
Yazarı: John Green
Çevirmeni: Banu Talu
Yayınevi: Pegasus
Türkiye Yayın Tarihi: 2012
Sayfa Sayısı: 320

(Puanım: 5/5)

Not: Şu arkadaşlar Alaska’nın Peşinde için harika bir tanıtım hazırlamış, onu da paylaşayım dedim:

 

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın